Doç. Dr. Erol KURT Yazyor..Türkiyedeki nükleer reaktör çalışmaları: Eyvah, bir kaza daha!
Eklenme Tarihi : 17 Mart 2011, 10:34
Bu yazıma ilginç bir başlık atmamın sebebi her ne zaman dünyada nükleer bir kaza olsa Türkiye’nin nükleer politikasının bundan etkilenmesidir. Maalesef yazılı ve sözlü basın ülkemizde nükleerin yanlış anlaşılması için elinden geleni ardına koymamaktadır. Bu başlığımın sebebi de budur!
En son geçen hafta Tsunami’den sonra Japonya’nın doğu kıyısındaki bir seri nükleer reaktörde meydana gelen ardıl patlamalardan sonra kamuoyunun gündemi bir anda nükleer santrallerin ülkemizde de kurulup kurulması noktasındaki tartışmaları alevlendirdi. Ancak bilim adamı olarak bize düşen ise bilimsel gerçekler ışığında bu kazaların oluş nedeni ve sonuçları hakkında milletimizi doğru bilinçlendirebilmektir. Olay kısaca şöyle cereyan etmiş: Fukushima Daiichi adlı birkaç kompleksten oluşan 30 yıllık birinci Nesil (eski tip) reaktör, 11 Mart’ta meydana gelen Richter ölçeğine göre 9 şiddetindeki depremin devamında hasar görüyor. Şu belirtilmelidir ki; bu kaza 1986’daki meşhur Chernobyl falaketinden sonraki en kötü kazadır. Esasında kazanın başlangıcı Japonya yerel saatine göre Cuma günü 14:46’dır. Depremden hemen sonra 1. Nesil reaktör 4 kompleksinde de nükleer reaksiyonu durduran ve kritik altına sistemi getiren çubukları otomatik indiriyor. Bu gerçekten en temel güvenlik önlemidir ve başarıyla tamamlanıyor. Bu durumda nükleer reaksiyonlar sadece ortamdaki diğer radyoaktif elementlerce belli bir zaman boyunca sürdürülebilir. Zira önceki çarpışmalar sonucu reaktörün kalbinde bulunan nötronlar belli bir süre reaksiyon yapmaya devam edecektir. Böylece reaktörün kalbindeki sıcklık da büyük oranda düşmeye başlamıştır. Ancak elektrikle çalışan soğutma ünitesinin reaktör kalbini daha çok soğutması beklenir. Ancak oluşan deprem kargaşasında elektrikler kesilmiştir ve bu elektrikli soğutma pompası devre dışı kalır. Bu nesil reaktörler eski bile olsa ikincil emniyet tedbiri uygular O da dizel yakıt yakarak soğutma işlemini devam ettirmek. Ve gerçekten soğutma işlemi bu şekilde devam eder ve sıcaklığı yarım saat kadar düşürür ta ki Tsunami olana kadar! Çünkü deniz kıyısına yerleştirilmiş olan reaktör suyu toplama üniteleri tsunaminin tehdidi altındadır. Nitekim dizel soğutma jeneratörü tsunami sonucunda devre dışı kalır. İşte bu noktada Tokyo Üniversitesi’nden Nükleer Mühendis Mitsuru Uesaka’nın ifadesi bütün olayı özetlemektedir: “Bu kazanın nedeni deprem değil ancak tsunamidir.” Zira tsunami sonucu oluşan sel, dizel yakıt kazanını tahrip etmiş ve tüm soğutma ünitesi elemanları çalışamaz duruma gelmiştir.
Daiichi’deki 1 numaralı reaktör kompleksi daha sıcak olduğundan reaktör kalbindeki soğutulamamış su basıncı artırmış. Zirkonyum alaşımından yapılmış hücreler içindeki yakıt bunun sonucunda erimeye başlamıştır. Bu durum ortamdaki Hidrojen gazı miktarını çok artırmış ve Tokyo Elektrik Gücü Şirketi patlamayı önlemek için radyoaktivite içeren buharı dışarı salmaya karar vermiştir. Burada da amaç basıncı düşürmektir. Esasında basınç 12 Mart günü endişe verici boyuta ulaşmış ve bu tedbir o zaman uygulanmıştır. Ancak bu salınıma başlanılmasına yakın bir zamanda saat 15:30’da 1 nolu kompleksde patlama olmuştur. Yani bu kararı uygulamada geç kalınması patlamaya sebebiyet vermiştir.
Daha sonra reaktör operatörleri yakıtın daha fazla erimesinin önüne geçmek için saat 20:20’de reaktör kalbine nötron absorplayan malzeme olan Borik asiti enjekte ettiler. İki gün boyunca Fukushima Daiichi’deki diğer iki kompleks çalışmasına devam etmekteydi. Ancak 13 Mart’ta diğer dizel jeneratörler de soğutma işlemini hasar gerekçesiyle yapamayınca 2 ve 3 nolu komplekslerde de sorunlar baş gösterdi. Nitekim izleyen sabah 3 nolu komplekste Hidrojen gazının artmasıyla patlama meydana geldi. Bunun üzerine kompleks 1 ve 2’yi kurtarma çalışmaları başladı. 15 Mart günü sabah 6:14’te ünite 2’de patlama oldu. Uesaka bu konuda önceki patlamalardan farklı olarak bu patlamanın reaktör kalbine daha yakın olduğunu ifade etmektedir. Bundan dolayı da daha yüksek radyoaktivite salınımı oluşmuştur. Bu patlamayla bina çatısı tamamen ortadan kalkmıştır. Ayni zaman diliminde kompleks 4’te de yangın çıkmıştır. Bu yangına sebep olarak yakıt çubuklarının fazla ısınmasından dolayı hidrojen gazının patlamasıyla oluştuğu kabul edilmektedir. Bu patlamadan sonra reaktör yakınında maksimum radyasyon ölçümü gözlenmiştir. Saatte 400 miliSievert’lik radyasyon yasal olarak zararsız kabul edilenin 400 katı olarak belirlenmiştir ve bu patlama serisindeki en yüksek değer olarak kayda geçmiştir. Üç zarar gören reaktör de kısmi olarak erimiş kalbe sahiptir. Ancak krizin daha fazla büyümemesi için birkaç hafta daha soğutma çalışmalarına aralıksız devam edilmesi gerekmektedir. Ancak kazanın izlerinin silinmesi için en az 30 yıla ihtiyaç vardır. Kazadan sonra 30 km yer ve 15 km havadan bölgeye geçişler durdurulmuş, insanlar bölgeden uzaklaştırılmış ve uçakların rotaları da bölgede yeniden tanımlanmıştır.
Gelelim bu kazanın ülkemizdeki yankılarına… Pekçok gazete yazarı Türkiye’de reaktör kurulması konusunda olumlu düşünmediğini ifade ediyor. Ancak şu da görülmelidir. Yanıbaşımızdaki İran, Ermenistan ve Bulgaristan’da halihazırda çalışmakta olan eski tip nükleer reaktörler bulunurken bunlara karşı bir şey yazılmıyor ama yeni nesil bir reaktörün ülkemize yapılması ve ülkemizin atom çağını yakalamasına tepki gösteriliyor. Enerjide dışa bağımlılığımızın % 80’e tırmandığı şu dönemde en verimli enerji kaynağı olan nükleer reaktörlerden daha ne kadar mahrum kalacağız hep beraber göreceğiz. Bu arada nükleer enerjiye karşı çıkanlar acaba benzine yapılan zamları, elektriği en pahalısından kullandıran hükümetleri her defasında eleştirmiyorlar mı? O halde bu durum nalına da mıhına da vurmak değil mi? Kararı sizlere bırakıyorum.
Doç. Dr. Erol KURT
16 Mart 2011